AKADEMİK VE MESLEKİ KAVRAMLAR


Kelimeler ve kavramlar mesleklere göre farklı anlamlara sahip olabilmektedirler. Yani her kelime veya kavramın birden fazla anlamı olabilmektedir. Ayrıca her mesleğe özgü bir dil bulunmaktadır. Aynı mesleğe sahip insanlar; kelime ve kavramların kendi mesleğinde hangi anlama geldiğini bildikleri için rahatlıkla iletişim kurabilmektedirler. Meslek dışı olanların aynı anlamı  anlamaları zaman zaman neredeyse imkansız hale gelmektedir.

Mesleklerde kullanılan kelime ve kavramların etimoloji (kelime köken bilimi)'lerinin bilinmesi bu kelimelerin belirli anlamlar için neden seçildikleri konusunda da fikir vermektedir. Öğrenci veya öğretim üyesi/elemanı her üniversite mensubunun üniversite, fakülte ve bölümler ile ilgili temel kelime ve kavramların kökenlerini bilmeleri mensubu bulunduğumuz kurum ve kuruluşların daha iyi anlaşılmasına katkıda bulunmaktadır.

Aşağıda üniversite mensuplarınca kullanılan kelime ve kavramların kökenleri ve anlamları bulunmaktadır. İlave veya eksik bilgiler iletişim adresinden iletilebilir.


GAZİOSMANPAŞA ÜNİVERSİTESİ

GAZİOSMANPAŞA (1833-1900)

·         Tokat'ta doğdu.

 

·         Asıl adı Osman Nuri'dir.

 

·         Kırım harbinde gösterdiği yararlılık ve kahramanlık dolayısıyla rutbesi 21 Mart 1855’te mülâzım-ı evveliğe yükseltildi.

 

 

·         1859 ‘da Osmanlı ülkesinin nüfus sayımı ile kadastro usulünde haritasının çizilmesinde askeri temsilci olarak görev yaptı.

 

·         1866’da Girit’te baş gösteren Rum isyanında gösterdiği gayret ve fedâkarlık sayesinde adı duyuldu.

 

·         1868’de gönderildiği Yemen’deki başarıları ile de mirlivâ oldu.

 

·         1873 yılında Yenipazar Tümeni kumandanlığına getirildi ve kendisine feriklik rütbesi verildi.

 

 

·         Sırp Prensi Milan’ın 2 Temmuz 1876 da Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etmesi esnasında Rus generallerinin kumanda ettiği Sırp ordusunu bozguna uğrattı. Asıl şöhretini burada elde ettiği zaferlerle kazandı.   Kendisine ikinci rütbeden Mecidiye nişanı ile 1876’da müşirlik rütbesi verildi.

 

I.              Plevne Muharebesi olarak tarihe geçen bu kanlı çatışma,1877-1878 Osmanlı-Rus savaşlarında Ruslar’ın Rumeli cephesinde yedikleri ilk darbe oldu.

II.            Takviye alan Rus kuvvetleri Plevne üzerine 18 Temmuz’da ikinci defa taarruzda bulundular. Fakat yirmi altı saat süren bu savaşta gösterilen direniş ve karşı saldırı sonucu Ruslar bir defa daha hezimete uğradı.

III.           Rumenler’in de savaşa katılmasını sağlayan Ruslar, 7-11 Eylül tarihleri arasında gerçekleşen III. Plevne Muharebesi’nde de başarı kazanamadı. Bu muzafferiyet üzerine Osman Paşa’ya gazilik unvanı verildi.

 

Birbiri ardınca başarısızlığa uğrayan Ruslar ise Plevne’yi 13 Eylül’de kuşatma altına aldılar. Uzun süren bu kuşatma sırasında mühimmat ve yiyecek sıkıntısı çekmeye başlayan kale müdafileri huruç hareketinde bulunmaya karar verdi. 10 Aralık sabahı 40.000 neferden oluşan ordusunu iki kısma ayıran Osman Paşa, Vid suyunu geçmeye çalıştığı sırada Rus-Rumen topçularının ateşi sonucu bir şarapnel parçasıyla yaralandı.

 

Erkânıharp zâbitlerinin yapılabilecek daha fazla bir şeyin olmadığını belirtmeleri üzerine de teslim olmak zorunda kaldı.

 

·                     Rus çarı tarafından kendisine kahramanlığını taktir amacıyla çifte kartal nişanı verildi.

 

·                     İstanbul’a dönüşü için II.Abdülhamid, Serasker Müşir Rauf Paşa’yı yâver-i ekremilik ve fevkalâde büyük elçilik pâyeleriyle Petersburg’a gönderdi.

 

·                     Osman Paşa’nın da bulunduğu heyetin İstanbul’a gelişi (12-13 Mart 1878) muhteşem bir törenle kutlandı.

 

·                     Osman Paşa iyi derecede Arapça, biraz da Farsça ve Fransızca biliyordu.

 

·                     II.Abdulhamid kendisini çok takdir ettiği için iki kızını Osman Paşa’nın iki oğluyla evlendirmiştir.

 

·                     Torunları halen İstanbul, Kahire ve Paris’te yaşamaktadır.

 

ÜNİVERSİTE

[ "yü-n&-'v&r-s& ] (noun.) 14th century. Middle English, "institution of higher learning," "body of persons constituting a university," from Anglo-Norman université, from Old French universitei, from Medieval Latin stem of universitas, in juridical and

Late Latin "A number of persons associated into one body, a society, company, community, guild, corporation, etc.,"

in Latin, "the whole, aggregate," from universus (“whole, entire”)

 

·         Üniversite, Eflatun ve Aristo’nun hiçbir politik ve dini baskı unsuru olmadan öğrencileri ile felsefi tartışma yarattıkları ortamdan esinlenerek günümüze kadar evrensel ölçekte bağımsız ve tüzel kişiliğe sahip kurumlar olarak “universitas” üniversite adını almışlardır.

İlk üniversiteler

İlk Üniversite "Konstantinopoli Üniversitesi", 425 yılında yüksek öğrenim kurumu olarak 425 yılında imparator naibi III. Michael tarafından 849 öğrenci tarafından öğrenci loncası olarak kurulmuştur.

Bugünkü anlamda ilk üniversitelere Abbâsîler döneminde Bağdat’ta rastlanır.

Eski Yunan ve Roma dönemlerinde bazı yüksek eğitim ve öğretim teşkilatları olmasına rağmen bunların bugünkü anlamda üniversite niteliği yoktur.

Batıda üniversiteler İslam medeniyetinin Endülüs Emevî Devleti vâsıtasıyla Avrupa’ya girmesiyle başlar. Fas, Kurtuba ve Gırnata üniversiteleri, ilim ve fennin kilise ve piskoposların tesirindeki ruhban sınıfına mensup öğretim üyeleri olan okullara girmesine vesile olarak, sâdece hukuktan ibâret olan öğretim dalına tıp, astronomi, ilahiyat ve benzerlerinin de eklenmesini sağladı. O zamana kadar Avrupa kralları ve devlet adamları tedavi olmak için Kurtuba Üniversitesinin Tıp Fakültesine gelirlerdi.

Bağdat’taki Nizâmiye Medresesi (1065), Osmanlılardaki ilk üniversite olan İznik Medresesi (1331) gibi misalleriyle de Selçuklular ve Osmanlılar döneminde hızla gelişen medrese müessesesi Tanzimata kadar fen derslerinde de söz sahibiydi (Bkz. Medrese).

Fen dersleri kaldırılınca ilim ve fenni Endülüs Emevileri vasıtasıyla İslam medeniyetinden alan batı, doğuyu geçmeye başladı. Daha sonra (1863) Dârül-Fünun adı altında teşkilatlanan bu yüksek eğitim-öğretim müessesesi çeşitli safhalardan sonra 1933’te İstanbul Üniversitesi olarak yeniden düzenlendi.

Batıda Bologna, Pavia, Revenna ve Paris adları altında gelişmeye başlayan ilk üniversiteler uzun süre psikoposların kontrolünde kalmaya devam etti.

Hattâ Bologna Üniversitesinin rektörleri öğrenciler tarafından seçilmekteydi. Öğrenciler nation denen dört gruba ayrılır ve her grubun lideri rektörün yanında yönetime katılırlardı. Buna rağmen asıl yönetici ve söz sahibi kimseler piskoposluktan gönderilen ve kançı denen kimselerdi. Paris Üniversitesinde ise öğrencilerle birlikte öğretim üyeleri de o yönetimde rol alırlardı. Fakat neticede yine kontrol piskoposluğundu. Sonraları üniversite rektörü piskoposluğa karşı otoritesini sağlayarak özerk hâle geldi. Bunu takiben papalığa bağlı olmayan İngiliz Oxford ve Cambridge üniversitelerinden sonra 14. yüzyıla kadar çeşitli Avrupa şehirlerinde üniversiteler kuruldu.

Türkiye devlet üniversiteleri

Günümüzdeki teşkilat ve statüye sahip üniversiteler memleketimizde, 1863’te kurulan Dârülfünunla başlar.

Avrupa üniversitelerinde eğitim öğretim kilisenin kontrolü altındaki teoloji (din ilmi)’ne dayanmasına rağmen Türklerin Selçuklu, Osmanlı ve daha pek çok değişik dönemlerde kurdukları çeşitli statülerdeki üniversitelerde pozitif bilimlerin de okutulması bakımından üniversite olarak bilimsel kariyerini başından günümüze kadar muhafaza etti.

Bu sebeple Türkiye’de modern üniversitelerin ilki olan İstanbul Üniversitesi, 1453 senesinde Fatih Sultan Mehmed Hanın din ilimleri yanında fen ilimlerinin de okutulması için kurduğu Fatih Külliyesine (Medreseler topluluğu) dayanmakta olup, beş asırlık bir geçmişe sâhiptir.

1933’te kaldırılan Dârülfünun, Millî Eğitim Bakanlığı’na bağlı olmak üzere muhtariyet ve tüzel kişiliği olmayan İstanbul Üniversitesi olarak yeniden teşkilatlandırıldı.

Osman Hamdi'nin 1882'de kurduğu Sanayi-i Nefise Mektebi (şimdiki adı Mimar Sinan Üniversitesi) Türkiye'deki en köklü üniversitelerdendir.

 

Bu arada Ankara’da çeşitli tarihlerde Hukuk (1927), Dil ve Tarih-Coğrafya (1935), Fen (1943) ve Tıp (1945) gibi fakülteler kuruldu.

 

Aynı zamanda aslı 1773 yılına dayanan Yüksek Mühendis Mektebi, İstanbul Teknik Üniversitesi adını aldı (1944).

1955’te kurulan Trabzon’daki Karadeniz Teknik Üniversitesi,

1956’da İngilizce öğretim yapacak şekilde Ankara’da kurulan Ortadoğu Teknik Üniversitesi,

1954’te yine Ankara’da kurulan Hacettepe Üniversitesi,

1955’te İzmir’de kurulan Ege Üniversitesi,

 

1971'de Kayseri'de kurulan Erciyes Üniversitesi,

1976’de Robert Koleji’nin hükümete geçmesiyle kurulan ve İngilizce eğitim yapan İstanbul Boğaziçi Üniversitesi,

1957’de Erzurum’da kurulan Atatürk Üniversitesi ülkemizdeki ilk üniversitelerdir.

 


ZİRAAT FAKÜLTESİ

ZİRAAT

Tarihçe (tespit edilen en eski Türkçe kaynak ve diğer örnekler)

zirāˁat [ Câmi-ül Fürs, 1501]

Köken

Arapça zrˁ kökünden gelen zirāˁat زراعة z "1. ekin ekme, tohum saçma, 2. çiftçilik" sözcüğünden alıntıdır. Arapça sözcük Arapça zaraˁa زرع z "ekin ekti, tohum attı" fiilinin fiˁālaͭ vezninde masdarıdır.

 

FAKÜLTE

[ 'fa-k&l-tE ] (noun.) 14th century. From Middle English faculte (“power, property”)

Old French faculte Latin facultas (“capability, ability, skill, abundance, plenty, stock, goods, properly,

Medieval Latin also a body of teachers”), another form of facilitas (“easiness, facility, etc.”)

 facul, another form of facilis (“easy, facile”).

Tarihçe (tespit edilen en eski Türkçe kaynak ve diğer örnekler)

fakülte "üniversite bölümü" [ Ahmet İhsan, Avrupa'da Ne Gördüm, 1891]

Köken

Fransızca faculté "1. yetenek, beceri, 2. üniversite bölümü" sözcüğünden alıntıdır. Fransızca sözcük Latince facultas "yapabilirlik, el becerisi" sözcüğünden evrilmiştir. Bu sözcük Latince facilis "yapılabilir olan, kolay" sözcüğünden türetilmiştir. Latince sözcük Latince facere, fact- "yapmak" fiilinden türetilmiştir.

 


BAHÇE BİTKİLERİ BÖLÜMÜ

BAHÇE

Tarihçe (tespit edilen en eski Türkçe kaynak ve diğer örnekler)

bāğçe [ Atebet-ül Hakayık, 1300 yılından önce]

Köken

Farsça aynı anlama gelen bāġçe باغچه z sözcüğünden alıntıdır. Farsça sözcük Farsça bāġ باغ z "her çeşit bahçe " sözcüğünden türetilmiştir.

 

Tarihçe (tespit edilen en eski Türkçe kaynak ve diğer örnekler)

bağ "üzüm yetiştirilen yer" [ Kutadgu Bilig, 1070]
kişi köngli bag ol yaşargu suvı

Köken

Farsça bāġ باغ z "her çeşit bahçe" sözcüğünden alıntıdır. Farsça sözcük Orta Farsça bāg "1. kısmet, pay, mülk, 2. bahçe" sözcüğünden evrilmiştir.

 

Tarihçe (tespit edilen en eski Türkçe kaynak ve diğer örnekler)

bağçevān [ Yunus Emre, Bütün Şiirleri, 1400 yılından önce]
bağçe bān [ Ahmed b. Kadı-i Manyas, Gülistan tercümesi, 1430]

Köken

Farsça bāġçe bān باغچه بان z "bahçe gözeten, bahçe bakan" sözcüğünden alıntıdır.

 

BİTKİ

Tarihçe (tespit edilen en eski Türkçe kaynak ve diğer örnekler)

bitki "nebat" [ Cumhuriyet - gazete, 1935]
Toprağın bitki(nebat)ye can veran tavı gibi, edebiyatımızın tavı da Halk edebiyatı.

Köken

TT� bit- fiilinden Yeni Türkçe +gU ekiyle türetilmiştir.

 

Tarihçe (tespit edilen en eski Türkçe kaynak ve diğer örnekler)

ET�: bütmek "1. büyümek, (bitki) yetişmek, 2. sona ermek, tamam olmak" [ Uygurca metinler, 1000 yılından önce]
KT�: bitmek [ Codex Cumanicus, 1300]

Köken

ET� büt- fiilinden evrilmiştir.

 

bütmek "1. büyümek, (bitki) yetişmek, 2. sona ermek, tamam olmak" [ Uygurca metinler, <1000]

 

BÖLÜM

Tarihçe (tespit edilen en eski Türkçe kaynak ve diğer örnekler)

YT�: bölüm "şube, kısım" [PiyadeT, 1928]

Köken

T� böl- fiilinden Yeni Türkçe +Im ekiyle türetilmiştir.

Daha fazla bilgi için böl- maddesine bakınız.

 

KTü: bölmek "görevden ayırmak" [ Ebu Hayyan, Kitabü-l İdrak, 1312]
TTü: bölmek "kesip parçalara ayırmak, biçmek" [ Dede Korkut Kitabı, <1400]
kendü kılıcın çıχardı, tutdı, iki pare böldi.

 


TARLA BİTKİLERİ BÖLÜMÜ

TARLA

Tarihçe (tespit edilen en eski Türkçe kaynak ve diğer örnekler)

ET�: tarlagu/tarıglag "ekin ekilen yer" [ Uygurca metinler, 1000 yılından önce]

Köken

ET� tarlağu sözcüğünden evrilmiştir. sözcük ET� tar- "ekin ekmek, tohum saçmak" fiilinden Eski Türkçe +AgU ekiyle türetilmiştir.

Daha fazla bilgi için darı maddesine bakınız.

Ek açıklama

Karş. tariğalang (aynı anlamda) < tariğa (ekin).

 


AKADEMİ

 Etymology: [ &-'ka-d&-mE ] (noun.) 1549. French académie Latin acadēmīa Ancient Greek Ἀκαδημία (Akadēmia), a grove of trees and gymnasium outside of Athens where Plato taught; from the name of the supposed former owner of that estate, the Attic hero Akademos. Compare academe, academia, Akademeia.

The original Academy

Before Akademia was a school, and even before Cimon enclosed its precincts with a wall,[1] it contained a sacred grove of olive trees dedicated to Athena, the goddess of wisdom, outside the city walls of ancient Athens.[2] The archaic name for the site was Hekademia, which by classical times evolved into Akademia and was explained, at least as early as the beginning of the 6th century BC, by linking it to an Athenian hero, a legendary "Akademos". The site of Akademia was sacred to Athena and other immortals.

 

Tarihçe (tespit edilen en eski Türkçe kaynak ve diğer örnekler)

akademya [ Ebubekir Ratib Ef., Nemçe Sefaretnamesi, 1792]
Bizim kitabhane ve akademyamıza sizin teşrif ve kütüb ve marifetlerimizi imrar-ı nazar-ı rağbetle bizi taltîfiniz

Köken

Fransızca académie "1. bilimsel kuruluş, yüksek okul, 2. özellikle 1635'te kurulan Fransız Akademisi" sözcüğünden alıntıdır. Fransızca sözcük t academia "bilimsel kuruluş, özellikle Marsilio Ficino'nun 1439'da Floransa'da kurduğu Platonik Akademi" sözcüğünden alıntıdır. Bu sözcük Eski Yunanca akademía ακαδεμία z "1. Eski Atina yakınında bir koruluk, 2. Eflatun'un (MÖ 429-347) bu yerde kurduğu felsefe okulu" özel adından türetilmiştir.

Ek açıklama

Modern Avrupa dillerinde ilk kez 1474'te Floransa'da kurulan Platonik Akademi için kullanılmıştır. Orijinal Yunanca sözcüğün kökeni meçhuldür.

 

LİSANS EĞİTİMİ - ÖĞRETİMİ

LİSANS

14th century. From Old French licence Latin licentia (“license”) licens,

Authorize officially

A legal document giving official permission to do something; a permit

An academic degree, the holder of which is called a licentiate, ranking slightly below doctorate, awarded by certain European and Latin-American universities

 

EĞİTİM

Tarihçe (tespit edilen en eski Türkçe kaynak ve diğer örnekler)

ET�: égidmek "hayvan veya köle beslemek, yetiştirmek" [ Orhun Yazıtları, 735]
eğitmek "terbiye etmek" [ Cumhuriyet - gazete, 1936]
Eğitme terbiye etmek ki kuvvet ve kudret sahibi olacak vasıtalan vermek manasındadır.

Köken

ET� égid- fiilinden evrilmiştir.

 

ÖĞRETİM

Tarihçe (tespit edilen en eski Türkçe kaynak ve diğer örnekler)

ET�: ögrenmek "alışmak, ayak uydurmak, evcilleşmek" [ Uygurca metinler, 1000 yılından önce]
ögretmek "alıştırmak, evcilleştirmek" [ Uygurca metinler, 1000 yılından önce]

Köken

ET� ögren- fiilinden evrilmiştir. fiil ET� yazılı örneği bulunmayan *ögre- "alışmak, ünsiyet kazanmak [TTü SinanP <1500]" fiilinden Eski Türkçe +In- ekiyle türetilmiştir. Bu sözcük ET� ögür "sürü [Kaş], alışık, evcil, me'nus, birlikte yaşayan [TS 1300-1700], kardeş [TS <1900]" sözcüğünden Eski Türkçe +A- ekiyle türetilmiştir.

 


BİLİM – İLİM

BİLİM

Tarihçe (tespit edilen en eski Türkçe kaynak ve diğer örnekler)

ETü: bilmek "a.a." [ Orhun Yazıtları, 735]
körür közüm körmez teg bilir biligim bilmez teg boldıYTü: bilirkişi "ehli hibre" [

 

bilim "irfan, ilim" [ Cumhuriyet - gazete, 1933]
Bilim işlerinden vazgeçelim de biz biraz ameli düşünelim.

Köken

K�rg bilim "bilgi, malumat" sözcüğü ile eş kökenlidir. sözcük ET� bil- fiilinden Yeni Türkçe +Im ekiyle türetilmiştir.

 

İLİM

Tarihçe (tespit edilen en eski Türkçe kaynak ve diğer örnekler)

ˁilm [, 1300 yılından önce]

Köken

Arapça ˁlm kökünden gelen ˁilm علم z "bilgi, özellikle teorik bilgi, bilim" sözcüğünden alıntıdır. Arapça sözcük Arapça ˁalama علم z "bildi, anladı, iz ve işaretleri yorumlayarak bilgiye ulaştı" fiilinin fiˁl vezninde masdarıdır.

 

·     ilim arapça bir kelimedir, bilim anlamına gelir. sesli ile başlayan bir ek aldığında hece düşmesi travması geçirir. İlme, ilmi, ilmimiz falan olur.
Bilim ilim için bulunmuş türkçe karşılıktır. ayrıca ingilizce'deki -ology eki için çok uygun bir türkçe karşılıktır. mesela zoology = hayvanbilim, phenomenology = görüngübilim vb.
üstüne üstlük
farsça kökenli bir üçüncü kelimemiz vardır ki aynı manaya gelmesine rağmen, biraz anlam kaymasıyla pozitif bilimlerin ismi olmuştur kendisi: fen.

 

·        Okullarda öğretmenler öğrencilere ilim öğretir, üniversitelerde ise profesörler bilim ile uğraşır.

 

·       Bilim, akli bilgiye dayalı amprik çalışma yöntemidir. ilim ise, hem akli bilgi hemde nakli bilginin eş zamanlı olarak kişinin iç dünyasında tartışılması ve varılan sonucun nakli bilgi ağırlıklı olarak kurgulanması ile oluşan bireysel gelişimdir.

 

·         ilim geçmişte bilim anlamına da gelecek şekilde genel ve evrensel bir bilme/öğrenme etkinliğini kasdetmek amacıyla kullanılmıştır. ama bugünkü şekliyle belli bir yöntem bilim eşliğinde bilgi üretme etkinliği olan bilimi veya yapısal olarak o cinsten bir şeyi kasdetmek gerektiğinde fen tabiri kullanılmıştır. bu anlamda ilim bilim demek değildir.

ilim bilim demek değildir ancak, bir süre sonra ilimle kasdedilen genel ve pozitif bilimlerin paradigması içinde olmak zorunda olmayan bir bilme etkinliğinden dem vurmaya başlarsak ve onu da kasdetmek için bilim kelimesini kullanır olursak, o zaman veya zamanla, bilim ilim demek olabilir, olmaya başlayabilir. mesela türkçede tefsir bilimi, kelam bilimi vs. gibi kullanımlar yerleşirse bilimin anlamı genişlemiş ve ilimi kapsamış olur. ancak konunun tarihselliği içinde durum tam tersi, yani ilim daha geniş bir kavramdır.

 

·         Bilim soyut veya somut bir şeyi geliştirip insanların hizmetine sunmak

 

·         İlim ise bilimin geliştirdiği soyut veya somut bir şeyin kullanım ahlakını, ilkelerini ve alanlarını belirlemek.

 


FEN

fenn "hüner, sanat" [ Aşık Paşa, Garib-name, 1330]

Ar fann فنّ z [#fnn faˁl msd.] beceri, hüner, sanat, marifet < Ar fanna فنّ zbecerdi, zor bir işin üstesinden geldi

Not: 1830'lardan itibaren, ˁilm (= "medrese öğretisi") kavramının zıddı olarak görülen Avrupai bilimleri belirtmek için kullanılmıştır.


MÜHENDİS

mühendis [ Neşrî, Kitab-ı Cihannümâ, 1492]

Ar muhandis مهندس z [#hnds fāˁil fa.] arazi ölçen < Ar handasa ͭ هندسة arazi ölçme, geometri

 

hendese [ <1300]

Ar handasa ͭ هندسة z [#hnds faˁlalaͭ q. msd.] geometri ~ OFa handāçak ölçü, ölçme < OFa handāχtan, handāç- ölçmek

 

 


Yüksek Lisans = Mastır  (Master)

[ mas-t&r ] (noun.) before 12th century. Old English mæġester, from Latin magister (“chief, teacher”). Reinforced by Old French maistre, mestre also from Latin magister.

 

·         to learn to a high degree of proficiency

 


Doktora  (PhD) - Doctor

Doktora  (PhD)

·         Philosophiae Doctor (Doctor of Philosophy). Doctor of Philosophy a university degree of a very high level

·         the principal research degree

Doctor

Tarihçe (tespit edilen en eski Türkçe kaynak ve diğer örnekler)

doktor "tabip" [ Basiretçi Ali Bey, İstanbul Mektupları, 1873]
efradın cezası doktorun cezasından hafiftir.

Köken

Fransızca docteur "1. üniversitede hocalık beratına sahip kimse, doktora sahibi, 2. diplomalı tabip [esk.], genelde tabip" sözcüğünden alıntıdır. Fransızca sözcük Latince doctor "öğretmen, hoca" sözcüğünden evrilmiştir. Bu sözcük Latince docere, doct- "öğretmek" fiilinden +or ekiyle türetilmiştir.

 

14th century. From Middle English doctor, doctour "an expert, authority on a subject" from Anglo-Norman doctour from Latin doctor (“teacher”) from doceō (“I teach”).

Displaced native Middle English lerare "doctor, teacher" (from Middle English leren "to teach, instruct" from Old English lǣran, lēran "to teach, instruct, guide", compare Old English lārēow "teacher, master").

 

Philosophy

[ f&-'lä-s(&-)fE ] (noun.) 14th century. From Ancient Greek φιλοσοφία from φίλος (philos, “beloved”) & σοφία (sophia, “wisdom”).

 

Hekim (Physician)

Tarihçe (tespit edilen en eski Türkçe kaynak ve diğer örnekler)

hekim [ Borovkov ed., Tefsir, 1300 yılından önce]

Köken

Arapça ḥkm kökünden gelen ḥakīm حكيم z "hikmet sahibi, bilge, filozof, tabip" sözcüğünden alıntıdır. Arapça sözcük Aramice/Süryanice aynı anlama gelen χakīm חכים z sözcüğünden alıntıdır. Bu sözcük Aramice/Süryanice #χkm חכמ z "bilme" kökünden türetilmiştir.

 

 [ f&-'zi-sh&n ] (noun.) 13th century. From Middle English fisicien from Old French fisicïen (“physician”) from fisique (“art of healing”) from Latin physica (“natural science”) from Ancient Greek φυσική επιστήμη (knowledge of nature) from φυσικός (pertaining to nature) from φύσις (nature) from φύειν (to bring forth, to produce) from Proto-Indo-European *bheu- (“to exist, grow”). Displaced native Middle English læche, leche "physician" (from Old English lǣċe "physician, medical doctor").

Tabip

Tarihçe (tespit edilen en eski Türkçe kaynak ve diğer örnekler)

tabib [ anon., Tezkiret-ül Evliya, 1341]
sen kaygulularıŋ tabibisin ve biçaralaruŋ hekimisin

Köken

Arapça ṭbb kökünden gelen ṭabīb طبيب z "hekim, doktor" sözcüğünden alıntıdır. Arapça sözcük Arapça ṭibb طبّ z sözcüğünün faˁīl vezninde sıfatıdır.

 

Tıp

ṭıbb [, 1300 yılından önce]

Köken

Arapça ṭbb kökünden gelen ṭibb طبّ z "hekimlik mesleği ve ilmi" sözcüğünden alıntıdır. Arapça sözcük Aramice/Süryanice ṭbbā טבא z "bilgi, ilim" sözcüğünden alıntıdır. Bu sözcük Aramice/Süryanice #ṭbb טבב z "bilme, anlama" kökünden türetilmiştir. 

 


Prof.Dr. - Doç.Dr.  - Yrd. Doç.Dr.

Prof.Dr. (Professor)

·         [ pr&-'fe-s&r ] (noun.) 14th century. From Anglo-Norman proffessur, from Latin professor ‘declarer, person who claims knowledge’, from the past participle stem of profiteor ‘profess’

 

·         profess : to present to knowledge

 

·         Professor or teacher of the highest rank at a college or university

 

·         A professor is a scholarly teacher; the precise meaning of the term varies by country. Literally, professor derives from Latin as a "person who professes" being usually an expert in arts or sciences, a teacher of the highest rank.

 

Fr professeur üniversite öğretmeni Lat professor 1. bir mezhep veya meslek sahibi olan, 2. üniversitede 'meslekten' öğretim görevlisi Lat profiteri, profess- bir şey veya bir kişi lehine tanıklık etmek, mezhep veya meslek sahibi olmak +orLat pro+1fateri, fass- konuşmak, tanıklık etmek Lat fari, fat- söylemek

 

 

Doç.Dr. (Associate Professor)

·         [ &-'sO-shE-"At, -sE- ] (verb.) 14th century. Middle English associat associated, from Latin associatus, past participle of associare to unite, from ad- + sociare to join, from socius companion; more at SOCIAL.

Doçent

    Köken

Almanca Docent "üniversitede öğretim görevlisi" sözcüğünden alıntıdır. Almanca sözcük Latince docens "öğreten" sözcüğünden alıntıdır. Bu sözcük Latince docere, doct- "öğretmek" fiilinden +ens ekiyle türetilmiştir.

 

 

·         A teacher lower in rank than a full professor but higher than an assistant professor

 

·         Upon successfully receiving tenure, an assistant professor usually is promoted to the rank of associate professor. The mid-level position is usually awarded after a substantial record of scholarly accomplishment (such as the publication of one or more books, numerous research articles, a successful program of external research grant support, successful teaching and/or service to the department[16]); however the specific requirements vary considerably between institutions and departments

 

Yrd. Doç.Dr. (Assistant Professor)

·         A college or university teacher who ranks above an instructor and below an associate professor.

 

·         The rank of assistant professor generally is held for a probationary period of three to seven years,[11] after which the individual will either be promoted to associate professor and granted tenure (i.e., cannot be fired without cause and a formal hearing process) or will be terminated from employment. As of 2007, 23.1% of academics held the rank of assistant professor.[12]


Rektör ve Dekan

Rektör

·         [ rek-t&r ] (noun.) 14th century. From Latin, itself from rectus, past participle of regere 'to direct'

 

·         In the Roman Catholic Church, a cleric with managerial as well as spiritual responsibility for a church or other institution

 

·         Rector is the Anglican word for the elected pastor of a financially self- supporting congregation The term derives from the fact that if there are multiple clergy on staff in a church, the pastor has primary responsibility for directing the worship

 

·         A headmaster in various educational institutions, e.g. a university

 

Dekan

·         [ 'dEn ] (noun.) 13th century. Middle English deen, from Old French deien, from Late Latin decanus chief of ten, from Greek dekanos, from deka ten; more at TEN.

 

·         From Latin, decanus, meaning "ten " Originally the title was given to a minor official who served in some supervisory position over ten people The title is now used to refer to the resident clergyman of a cathedral, the chief academic officer of a college or seminary, or the head of a diocesan deanery The dean of the Cathedral of St Luke and St Paul is the Very Rev William Mc Kechee The dean of Trinity Episcopal School For Ministry is the Very Rev Peter C Moore The dean of Charleston Deanery is the Very Rev John B Burwell

 

·          

 

·         an administrator in charge of a division of a university or college (Roman Catholic Church) the head of the College of Cardinals a man who is the senior member of a group; "he is the dean of foreign correspondents"

 

·         a dignitary or presiding officer in certain church bodies, especially an ecclesiastical dignitary, subordinate to a bishop, in charge of a chapter of canon

 

·         a senior official in a college or university, who may be in charge of a division or faculty (for example, the dean of science) or have some other advisory or disciplinary function (for example, the dean of students) 


SEBZE

SEBZE: Fa Sebz: Yeşil, sabzī سبزى yeşillik, bitki < Fa/OFa sabz سبز yeşil, taze, yaş


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

TOHUM ve TOHUMLUK

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

TOHUM

Fa tuχm تخم za.a.

 

OFa tōhm/tohm tohum, sülale, bir kişinin soyundan gelenler

 

EFa tauma- aşiret, aile

 

Ave taoχman- tohum  

 

Sans toká तोक zbir kişinin soyundan gelenler

 

Avr *teuk- tohum vermek, soyunu sürdürmek

 

 Erm tohm > dohm տոհմ (aşiret, soy) Orta Farsçadan alıntıdır.

 

Bitkilerde döllenmeden sonra tohum taslaklarının gelişmesiyle meydana gelen yapı.

 

 

TOHUMLUK

1. Tohum olarak ayrılan.

2. Vegetatif olarak çoğaltılan sebze türlerinde çoğaltma organları

2. Ekilecek tohumun saklandığı yer.

3. Kart, geçkin.